29 Ocak 2010 Cuma

Çekim Yasası


Çekim Yasasına inanlardanım, gerçekten denedim ve istediklerim sırayla oldu, istemek ve o enerjiyi evrene yaymak gerekiyor. Yeni odama geçtim çok mutluyum tebrikleri kabul ediyorum :)) Herkese harika bir haftasonu diliyorum :)

Neye inanırsanız onu yaşarsınız. Çünkü bilinçaltınızda titreşimler yaratarak Çekim Yasası'nı devreye sokan inançlar, hayat boyu size yön bulmada yardımcı olur.
Bilinçaltı her zaman mıknatıs gibidir. Kabul etmesek de, yaşamda bizi zorlayan koşullardan her fırsatta etkilenir ve hiç ummadığımız anda korkularımızla yüzleşiriz. Korkular, endişeler ve yaşanan gerginlikler mutlaka yüzeye çıkacak bir yol bulur kendine... Bilinçaltı, aynı zamanda kendi inançlarını yansıtan olayları da çeker. Açıkçası, bilinçaltımızdaki düşünceler belli titreşimler yaratır. Bu enerji ile birlikte bilinçaltına yansıyan olaylar ve kişiler bir çekim yaşanmasını sağlar. Buna "Evrensel Titreşim" ve "Çekim Yasası" denir. Nasıl Yerçekimi Yasası varsa Çekim Yasası da vardır. Bu yasa insanoğlunun hayatını etkiler. Evren yasalarla yönetilir. Başarı, yasa ile sağlanır. Sizin bilinçaltınız da yasa ile oluşmaktadır. Bilinçaltımızın yasası, inanç yasasıdır. Her zaman kafamızda oluşan soru işaretleri vardır. "Ya şansız doğduysam...", "Başarılı olmak kaderimde yoksa..." gibi sorularla kendimizi zorlarız. Eğer bilinçaltınız hayatın zor geçeceğine inanırsa, gerçekten zorlu bir yaşam sürersiniz. Karşılaşacağınız olaylar ve insanlar hayatınızı zorlaştıracaktır.

Evrensel Titreşim
Bilinçaltınız paranın zor kazanılacağına inanırsa, para zor kazanılır. Maddi sıkıntı yaşıyorsanız bilin ki; bilinçaltınızda paranın kolay kazanılmadığına dair düşünce hakim olduğu içindir. Böyle bir durumda karşınıza çıkan fırsatları paraya çevirmek için insan üstü çaba göstermeniz gerekecektir. Sıkıntılı geçen hayatınızla ilgili hiç kimseyi suçlamanıza gerek ve neden yoktur; çünkü 'sizin gerçeklerinizi yine sizin bilinçaltınız yaratır'. Hayatta başarılı olabilmek için kişinin anlaması gereken en önemli söz de budur. İnsanlar bilincinin gücünü bir fikri kavramak için, bilinçaltının gücünü ise sonuca ulaşmak için kullanır. Birçok kişi bunun tersini yapar. Bilinçlerini neticeye ulaşmak için kullanır. Bu da genellikle stres ve endişe yaratır. İşte, bilinç gücümüzle, bilinçaltı gücümüzün kullanımındaki fark budur.

Bilgisayar Hard Diski
Bilinçaltınız bilgisayarınızın hard diski gibidir. Ekranda gördüğünüz ise sizin gerçeğiniz veya yaşantınızdır. Ekrandaki bilginin nereden geldiğini kendinize bir sorun! İnançlar değişince, yeni insanlar ve yeni işlere karşı Çekim Yasası devreye girecektir.

28 Ocak 2010 Perşembe

Taze foto bunlarrr



Bu sabah servisten indim İTÜ kampüsüne gittim :) ve  bu fotoğrafları çektim, makinem profesyonel olsaydı eminim harika görüntüler çıkardı :) ama şimdilik digital'le idare edin :) Kampüsten yürümeye başladığımda bir klip çekiminin içerisinde gibi hissettim harikaydı, ağaçlardan beyaz tanecikler dökülüyordu.Pudra şekerinin üzerinde yürüyormuşum gibiydi.Umarım sizde kar'ın keyfini çıkarmışsınızdır, eğer çıkaramadıysanız haftaya salı tekrar kar geliyormuş haberiniz olsun...










26 Ocak 2010 Salı

Ortaya Karışık




Bu şarkıya takmış durumdayım Mustafa Cecelli'nin masum ifadesi, şarkının ortasında "Çııkk Gellll" diye bağırması :), viyolonselin güzel sesi, yine Sezen Aksu'nun harika sözleri, kısaca şarkı beni mest ediyor..

Dinlemek isterseniz

http://www.dailymotion.com/video/xb7s5j_mustafa-ceceli-don-2009_music

......

Dişimi çektirdim 3 dikişliyim şimdilik iyiyim Cuma tekrar gideceğim, korkanlara dişçiye gidin diye buradan çağrı yapmak istiyorum yoksa daha kötü oluveriyooo :)

....

Dün akşam işten çıktığımızda Alışveriş Merkezinin önünde kısa süre beklemek zorunda kaldık ama harika bir andı aksi gibi fotoğraf makinem yoktu her yer bembeyaz örtüyle kaplanmış gibiydi unutamayacağım bir an kazındı hatıralar dosyasına :)



20 Ocak 2010 Çarşamba

Kısa Kısa

Uzun zamandır bir şeyler yazmak istesem de işlerin yoğunluğundan yazamıyordum.Yeni gelişmeler aşağıdaki gibidir :)

Cuma ya da C.tesi dişçiye gideceğim bana dua edin inanılmaz korkuyorum



Kuzenimizin eşi Yasemin doğum yaptı Melisa dünyaya gözlerini açtı, Allah'ım o küçük güzelliği nazarlardan korusun :)



Terfi ettim 1 Şubat itibari ile İnsan Kaynakları Elemanı olarak görevime başlıyorum



Canım arkadaşım Elena 6 haftalık hamile  :)




Umarım sizin de hayatınızda olumlu gelişmeler vardır.

Sevgiler

10 Ocak 2010 Pazar

Çağatay Yolda Ailesi



Dün akşam SKY Türk'te Çağatay Yolda programını seyrediyordum.2009'un kolajını yapmışlar, ne kadar eğlenceli ne kadar zevklidir güzel bir grupla gezmek diye düşünürken,sadece gezmediklerini, eğlenmediklerini sosyal sorumluluk projelerinde de yer aldıklarını izledim.Gaziantep ve Midyat'a 90 kişilik Çağatay yolda ailesi kendi imkanları ile çocuklara bilgisayar odası açmışlar. Seyrederken gözyaşlarıma hakim olamadım.Çocukların ifadeleri o kadar güzeldi ki otobüsü gördükleri andaki sevinçleri,bilgisayaraların karşısındaki şaşkınlıkları,o saf ve masum teşekkürleri içime çok dokundu.Çağatay grubu ile röportaj yaparken dayanamayıp ağlamaya başladı, bende kendisine eşlik ettim,arkadaşları yaptıklarının gururunu o kadar güzel ve naif cümleler kurarak anlattılar ki onlardan bir tanesi;

'Biz okyanusta sadece bir damlayız bir şeyler yapabildiysek ne mutlu'..

Çağatay Yolda Ailesi Darülaceze,Yedikule Hayvan Barınağı,Kimsesiz çocuklar ziyaretlerinin yanı sıra,çocuklara giysi,kırtasiye ve sağlık yardımları da yapıyorlar.Bir gezi programının sadece gezmekle yetinmeyip sosyal sorumluluk projelerine de imza atması gurur verici.

Bende gezmeyi,eğlenmeyi seviyorum ve sosyal sorumluluk projelerine katkıda bulunmak istiyorum diyorsanız Skytürk'deki programları seyredebilir ya da www.cagatayyolda.net adresini ziyaret edebilirsiniz.

Keyifli bir cumartesi :)

Aslında organizasyon yapmaya başladığımda 6 kişiydik tarih yaklaştıkça azalmalar oldu diğer 3 arkaaş bizi sattı :)
Sabah erkenden işe gider gibi kalkıp Banu ile Karaköy Namlı'nın yolunu tuttuk.Biz gittiğimizde henüz kimsecikler yoktu çok güzel,lezzetli ve bir o kadarda keyifli bir kahvaltı yaptık.Namlı'nın çeşidi o kadar çok ki iştahımız açıldı :)









































Bu güzelliklerin üstüne güzel bir kahve içelim dedik ve Bebek Lokma Cafe'ye gittik.Atmosferi,sunumları,çalışanlarının güler yüzü kendinizi rahat hissetmenizi sağlıyor.Mutlaka tavsiye ederim.
















Bu minik kuş bana resmen poz verdi :)

Sevgi böcekleri :)

Beni de sevin beni de :)))


Sena ile ayrıldıktan sorna Banu ile yetinmeyip Eminönü'ne gittik dolaştık..dolaştık...dolaştık... :) çok yorulduk Süleymani Camisinin karşısnıdaki kuru fasulyecide kuruları mideye indirdik sonra gene dolaştık.. otobüse bindiğimizde artık dermanımız kalmamıştı.
Kızlar bu keyifli haftasonu için ikinize de teşekkür ederim!!

8 Ocak 2010 Cuma

İş yaşamında mutlu olmak için 10 ipucu




İş yeri hepimiz için bazen; stresli bazen neşeli bazende keyifsiz olduğumuz bir yerdir.

Çalışanların zamanının çoğunu harcadığı, yer yer bilgisayarda oynayıp fal bakarak rahatlamaya çalıştığı, birbirinden alakasız, insanların bir arada bulunmak zorunda olduğu, bazılarında işten çok dedikoduyla ayak oyununun üretildiği, manasız hiyerarşilerle egoların havada çarpıştığı, bubi tuzağı gibi tuhaf ve görünmez imaların oranıza buranıza takıldığı mekânlar... Gazetede okuduğum iş yerinde mutlu olmak için gerekli ipuçlarını sizlerle paylaşmak istedim :)


1. Kişisel problemlerinizi kişisel tutmaya özen gösterin: Kişisel meselelerinizle  fazlaca uğraştığınız zaman işinize konsantre olmakta ve mutlu olmakta güçlük çekersiniz. Hiç kimsenin kişisel yaşamı tamamıyla problemsiz olamaz, öncelikle bunun farkına varın.  Nasıl eve gittiğinizde işi unutup, kendinize ait zamanın değerini bilmeniz gerekiyorsa, aynı şekilde işte de işinize odaklanabilmeniz ve verimli olabilmeniz için kişisel sıkıntılarınızı evde bırakmalısınız.
2. Ofisinizi yuvaya dönüştürün: Günün en az 8 saatini işinizde geçiriyorsunuz -ki bu süre muhtemelen yatağınızda geçirdiğiniz süreden daha uzun.- Bu yüzden ofisinizi size ait kılın, çalışma alanınızı şirket politikası izin verdiği ölçüde kendinize göre dekore edin ve ofisinizde olabildiğince konforlu ve rahat olmaya çalışın.
3. Kendinize bir ofis destek sistemi kurun: Sizinkine benzer geçmiş ve hayat tarzlarında olan iş arkadaşlarına sahip olmak, ofiste üzerinizden çokça baskıyı alacaktır. Duygularınızı sizi anlayan kişilere dillendirebilmeniz, stresinizi büyük ölçüde azaltmanıza yardımcı olacaktır.
4. Sağlıklı beslenin ve bol bol su için: İyi beslenmek ve bol bol su içmek işyerinizdeki enerji ve genel tutumunuzda büyük fark yaratacaktır.
5. Organize olun: Elinizdeki iş yükünü tamamlamak için kendinize bir program çizelgesi hazırlayın. İş yükünden boğulduğunuzu ve nasıl başa çıkacağınızı düşündüğünüz, işteki memnuniyetsizliğinizi arttıracaktır. Bu yüzden proaktif olup kontrolü elinize aldığınızda, kendinizi daha memnun, güvenli ve motive hissedeceksiniz.
6. Hareket edin: Ofiste masa başı çalışmak, bazen çok hareketsiz ve sabit bir iş hayatına sebep olabiliyor. Bu yüzden hem sağlığınız hem de mutluluğunuz için mesai süreniz içerisinde zaman zaman yerinizden kalkıp, biraz hareket etmeye gayret edin.
7. İş arkadaşlarınızı değiştirmeye çalışmayın: Kimseyi değiştiremezsiniz. Yalnızca sizin onlara verdiğiniz reaksiyonu değiştirebilirsiniz. Başka kişilerin hareketlerinin sizi etkilemesine izin vermeyin. Sadece anlaşmazlıkları çözmenin yollarını arayın ve rahatsız edici durumların oluşmasını önlemeye çalışın.
8. Kendinizi ödüllendirin: İşinizin dışında kendinize bir ödül belirleyin. İster arkadaşlarla akşam yemeği, ister sinema, ister spor, ister manikür olsun arada sırada kendinizi şımartın. Evdeki stres nasıl işinizi olumsuz etkilerse, aynı şekilde hayatınızın olumlu yönleri de ofisteki modunuzu olumlu etkileyecektir, bunu unutmayın.
9. Arada bir soluk alın: Ayaklarınız kapalı durun, kollarınızı yanlarda sabit bırakın ve derin nefes alın.  Gün içerisinde bunu sık sık tekrarlayın.
10. Pozitife odaklanın: İşte sevdiğiniz şeyleri belirleyin. Bunlar sadece sevdiğiniz iş arkadaşlarınız veya ofisinizde pencereden gördüğünüz güzel manzara gibi basit şeyler de olabilir.  Kişi kendi kafa yapısını kendisi yaratır. Eğer aklınızda işinizle ilgili sevdiğiniz pozitif noktalara vurgu yaparsanız, işiniz daha keyifli hale gelecektir. Negatif şeyler hakkında üzülmek sizi zaman içerisinde boğacaktır.


İyi hafta sonları


6 Ocak 2010 Çarşamba

Lüzumsuz Bilgiler


Patlamış mısır nasıl patlıyor?


Patlamış mısırın hikayesi beş bin yıl evveline, Amerika kıtasına kadar uzanıyor. Amerika yerlileri gıda için kullanılacak mısır ile içi daha sulu olan patlayabilir mısırların arasındaki farkı biliyorlardı. Kolomb kıtaya ayak bastığında yerlilerin mısır kültürünü gördü, ama asıl ilgi 1510'lu yıllarda Güney Amerika'da terör estiren Hernanda Cortes'in Aztek'lerin dini ayinlerde ipe dizilmiş patlamış mısırları yediklerini görmesi ile başladı. Üstelik yerliler mısırı bir çeşit şişe geçirerek, tekrar tekrar ısıtarak veya kızgın kuma gömerek değişik şekillerde patlatarak yiyorlardı. Amerika kıtasının keşfinden sonra Avrupa'ya getirilen ürünlerin içinde en ünlüleri patlamış mısır ve tütündü. Birincisine çok fazla yağ ve tuz ilave etmezseniz, kesinlikle ikincisinden daha sağlıklıdır. Ancak tüm mısır taneleri patlamaz. Patlayan mısırın gizemini yaratan iki faktör vardır: Mısır tanesinin içinin çok güzel bir ısı geçiş özelliği ve müthiş bir mekanik mukavemete, yani sağlamlığa sahip kabuğu. Mısıra dikkatli bakıldığında, etrafında kalın ve su geçirmez bir kabuk olduğu görülür. Bunun altında iki tabaka daha vardır. Tanenin bu iç kısımlarındaki moleküllerin sıralanış biçimi, normal mısır tanelerine göre daha düzenlidir. Bu sayede ısı normal tanelere oranla neredeyse iki misli hızla içine yayılabilir. Kalın kabuk ısıtıldığında, tanenin içi de süratle ısınır ve içindeki su, basınçlı bir su buharı oluşturur. Isınma süresince gittikçe artan bu basınç, sonunda kalın kabuğun adeta infilak ederek yırtılmasına yol açar. Tane ilk boyutundan yaklaşık 30 misli büyür, içi dışına gelir, yani tanenin içindeki yumuşak kısım dışarı çıkarak yenilebilir kısmı oluşturur. Bu özelliği tabiatta başka hiçbir şeyde göremezsiniz. Belki biraz ekmeğin oluşumunu buna benzetebiliriz. Bir mısır tanesinin ideal bir şekilde patlayabilmesi için, içinde en az yüzde 14 oranında su olması gerekir. Bunun altındaki oranlarda yine patlar ama kısmen açılır, istenen sonuç alınamaz. Mısırın içersindeki su oranını artırmak için, kapalı bir ortamda üzerine su serpiştirilmesi ve beklemeye bırakılmasının faydalı olacağı söylenir ama bu işlem mısırın içindeki su oranını en fazla yüzde l arttırır. Bir mısırı iğneyle delerseniz, bir fırında veya güneş altında bekletirseniz, 150 derecenin altında ısıtırsanız, yukarıda bahsedilen suyun buharlaşması, basınç ve infilakın hiçbiri gerçekleşmez.





Hapşırma, ani, irade dışı, sesli bir şekilde ağızdan ve burundan nefes vermektir. Hapşırma burun kanallarındaki sinirlerin uyarılması sonucu oluşan psikolojik bir reaksiyondur. Aslında burnumuz nefes almamızda çok önemli bir görev yapar. Hava onun dar kanallarından türbülans oluşturarak geçerken hem ısısı ayarlanır, hem de içindeki toz burada filtre edilir. Buradaki sinirlerin uyarılmasının nedenleri değişiktir. En çok alerjik etkilenmedir ama toz, duman, parfümler hatta aniden ışığa bakma gibi başka birçok nedenleri daha vardır. Hapşırmadan önce sanki bir yerimiz ısırılmış gibi sinir uçlarının ikaz göndermesi sonucu, burnumuzdan önce bir salgı gelir. Biz bunun pek farkına varamayız. Bu salgının ardından beyine giden ikaz neticesinde baş ve boynumuzdaki kaslar uyarılarak ani nefes boşanması olayı yaşanır. Ses tellerinin olduğu bölüm önce kapanır ve buradaki havanın basıncı iyice yükselir. Sonra aniden açılarak hava yüksek bir sesle dışarı verilir. Tabii beraberinde burnumuzdaki toz gibi yabancı maddeler ve soğuk algınlığı yaratan mikroplar da. Ancak tıp bilimi hapşırma ile yayılan mikropların, elle yayılanlardan çok daha az olduğunu saptamış bulunmaktadır. Uyku sırasında özellikle rüya safhasında sinir sisteminin bazı elemanları kapalı olduğundan normal şartlarda hapşırma olmaz. Uyarı çok kuvvetli ise olabilir ama anında uyanılır. Ancak bu beyin tarafından tehlike olarak algılanmaz. Uyurken ayağını gıdıkladığımız kişinin ayağını çekip, arkasını dönüp, uyumağa devam etmesi gibi. Hapşırma refleksinin detayları tam bilinmese de kesin olarak bilinen bir şey var. Hapşırırken gözlerinizi açık tutamazsınız. Bunu bilim insanları vücudumuzda bir acı veya ağrı duyduğumuzda gözlerimizi kapatmamıza bağlıyor. Kibarlık olsun diye hapşırığı tutmaya çalışmak ise kesinlikle tavsiye edilmiyor. Güneş ışığı ile karşılaşınca hapşırmanın genetik olduğu ileri sürülüyor. Dünya nüfusunun en az yüzde 18'i bu hassasiyete sahip. Hapşırma sayısının da genlerle nakledildiğini ileri süren bilim insanları var. Bazı ailelerde üç kere hapşırılırken, bazılarında sekizincide duruyormuş. İnsanlara hapşırdıktan sonra 'çok yaşa' deme adetinin kökeni Hıristiyanların 'God bless you' yani 'Tanrı seni takdis etsin' veya Tanrının hayır duası üzerinde olsun' cümlesine dayanmaktadır. Altıncı yüzyılda hapşıranlara vücutlarındaki şeytanı attıkları için tebrik anlamında söylenen bu söz büyük veba salgını başlayınca Papa tarafından söylenmesi zorunlu kılındı ve kanunlaştırıldı.



Aslında sabun bir antiseptik, yani mikrop öldürücü değildir. Normal bir deri üzerinde, ölü deri hücreleri, kurumuş ter, çeşitli bakteriler, yağlı ifrazatlar ve toz vardır. Sabunun özelliği, mekanik olarak derimizin üzerinden bunların alınmasını sağlamasıdır. Suyu ve yağı (ne yağı olursa olsun) aynı kaba koyarsanız birbirlerine hiç karışmazlar aksine su ve yağ molekülleri arasında birbirlerini iten bir güç vardır. Elimizi sadece su ile yıkadığımızda, derimizin üzerindeki yağ tabakası, suyun derimize temasına mani olur, onu dağıtır ve tam anlamı ile temizlik sağlanamaz. İşte burada sabun devreye girer ve aracılık rolünü üstlenir. Sabunun bilinen tarihi 2000 yıldan da öncesine uzanır. Hatta Anadolu'da 4000 yıl evvel Hititlerin yaktıkları bitkilerin külleri ile ellerini temizledikleri bilinmektedir. Sabun, tarihinin her döneminde ucuz ve kolay bulunabilen malzemelerden yapılmıştır. Romalılar sabun yapabilmek için, kireç taşını ısıtarak kireç elde etmiş, bu ıslak kireci sıcak ağaç külleri üzerine püskürtüp sonra da karıştırmışlardır. Oluşan gri çamuru sıcak su dolu bir kazana dökerek keçi yağı ile saatlerce karıştırarak kaynatmışlar-dır. Kirli kahverengi kalın bir tabaka oluşunca, soğumaya bırakmışlardır. Soğuma sonucu sertleşen tabakayı parçalara bölerek sabun olarak kullanmışlardır. İşte sabun budur. Her sabun kireç gibi bir alkali madde ile bir çeşit yağın karışımıdır. Günümüzde alkali olarak kireç yerine genellikle kostik soda kullanılıyor. Keçi yağı yerine de, sığır ve koyun yağlarından elde edilen don yağları, hurma, pamuk çekirdeği ve zeytinden elde edilen yağlar kullanılıyor. Alkali ve yağdan meydana gelen sabun da anne ve babasının özelliklerini taşır. Yani bir taraftan yağı severken diğer taraftan suyu sever. Sabun moleküllerinin bir ucu yağı, diğer ucu da bir alkali olan suyu çeker. Ellerimizi ovuşturduğumuzda yağ ve kirler, dolayısıyla içindeki bakteriler parçalanır. Sabun molekülleri bu yağlı kirleri sararlar suyla birleştirirler ve artık çözünemez hale getirirler. Musluktan akan su ile de uzaklaşır giderler. Ellerin kurulanması ile de bakterilerin çok sevdiği nemli ortam ortadan kalkmış olur. Günümüzün modern marketlerinde ise sabunun, bazı katkı maddeleri, boyalar, parfümler, deodoranlar, bakteri giderici maddeler, kremler, losyonlar ve reklamlarda söylenilen diğer maddeler eklenmiş hali ile karşılaşıyoruz. Şampuan, diş macunu, tıraş kremi ve kozmetikler, sabunun sodyumun değişik bileşikleri ile yapılmış diğer adlarıdır. Eğer kostik soda yerine potasyum kullanılırsa, daha yumuşak olan sıvı sabun elde edilir